ACZ
Karanlık... Çok karanlık...Öyle bir gürlüyor ki gökyüzü, oturduğum kanepe titriyor adeta...Rüzgar pencerelerimi zorluyor. Bacaklarımı çekiyorum kendime. Kafamı dizlerimin arasına alıp sallanmaya başlıyorum.
"Anne!"
Kan ter içinde uyandım. Dişlerim acıyor sıkmaktan. Sabah olmak üzere...
Yeni doğan gün! Sahi neler getiriyorsun kucağında bugün bize?
Acı mı yine?
Kiminin kucağına kan, kimininkine gözyaşı düşecek bugün. Kimi neşe ile kahkaha atarken, kiminin sadece canı sıkılacak bir boşluğa doğru...
Vakit çıkmadan yetişmeliyim diyerek seyirttim lavaboya... Secdeye son anda yetiştim. Kalbimdeki acı, maddeleşerek beynime doğru akıyordu. Korku yoktu. Yoksunluk vardı sadece.Bütün varlığını bir gecede kaybeden müflis kişi bendim. Başladığım noktaya dönmüştüm. Ne aile, ne yar, ne yaren...Hayır, başladığım yerin de gerisindeydim. Varlığımın hamili, annem bile yoktu.
Haber gelmişti dün akşam. Arkadaşımın eşini almışlar. Perdenin arasından kontrol ettim sokağı. Sadece arabanın anahtarını alıp çıktım.Görünmezlik iksirini içmişcesine rahat geçtim direksiyona. Kaygılarım evde kalmıştı. Bir kalbi teskin etmeye gidiyordum sonuçta.Cesaret doldu damarlarıma. Otobana girdim. 90, 100, 120... Uçabilseydim keşke bilim kurgu filmlerindeki gibi... Sahi? Uzayın soğuğu kafi gelir mi içimdeki tarifsiz acıyı dindirmeye?
Nerdeee...insanın açtığı manevi yarayı, madde nasıl tedavi edebilir ki?
İçeride iki çocuk, iki yetişkin; dört yangın yürek karşıladı beni. Torunlarına bakarken gülümseyen babaanne, bir yandan arkasına dönüp gözyaşlarını siliyordu. Daha sonra çocuklar, kapının önüne indiler oyun oynamaya. Hemen ardından sinesinde büyüttüğü yanardağı salıverdi babaanne. Daha iki ay önce otuz beş yıllık hayat arkadaşını apansız kaybetmişti.Ama biricik oğlu, dağ gibi oğlu... Her yangın küllenir amma evlat acısı ateşin başka bir evresidir. Dualar, beddualar,veryansınlar...
Yanlarından ayrılırken aczimin, varlığımdan ağır geldiğini hissettim. Varoluşçulara selam olsun, ben aciz oluşçulardanım, diyerek bindim arabama.
İstanbul pek bir gri bugün...pek bir karanlık...Eve geldim. Ev mi? İçinde kırık dökük birkaç parça eşya bulunan nemli bir giriş katı...Bütün eşyalarım, küf kokulu depolarda çürüyor ama dert değil inan! Ne bir çocuk gülüşü var artık içeride, ne annemin yaptığı taze fasulyenin kokusu...
Olsun be... Yaradan yardır...Her derdin bir sonu vardır...Şu fani dünyada iyiliğin kardır...Sonunda baki diyara uyanma vardır...Olsun...
"Anne!"
Kan ter içinde uyandım. Dişlerim acıyor sıkmaktan. Sabah olmak üzere...
Yeni doğan gün! Sahi neler getiriyorsun kucağında bugün bize?
Acı mı yine?
Kiminin kucağına kan, kimininkine gözyaşı düşecek bugün. Kimi neşe ile kahkaha atarken, kiminin sadece canı sıkılacak bir boşluğa doğru...
Vakit çıkmadan yetişmeliyim diyerek seyirttim lavaboya... Secdeye son anda yetiştim. Kalbimdeki acı, maddeleşerek beynime doğru akıyordu. Korku yoktu. Yoksunluk vardı sadece.Bütün varlığını bir gecede kaybeden müflis kişi bendim. Başladığım noktaya dönmüştüm. Ne aile, ne yar, ne yaren...Hayır, başladığım yerin de gerisindeydim. Varlığımın hamili, annem bile yoktu.
Haber gelmişti dün akşam. Arkadaşımın eşini almışlar. Perdenin arasından kontrol ettim sokağı. Sadece arabanın anahtarını alıp çıktım.Görünmezlik iksirini içmişcesine rahat geçtim direksiyona. Kaygılarım evde kalmıştı. Bir kalbi teskin etmeye gidiyordum sonuçta.Cesaret doldu damarlarıma. Otobana girdim. 90, 100, 120... Uçabilseydim keşke bilim kurgu filmlerindeki gibi... Sahi? Uzayın soğuğu kafi gelir mi içimdeki tarifsiz acıyı dindirmeye?
Nerdeee...insanın açtığı manevi yarayı, madde nasıl tedavi edebilir ki?
İçeride iki çocuk, iki yetişkin; dört yangın yürek karşıladı beni. Torunlarına bakarken gülümseyen babaanne, bir yandan arkasına dönüp gözyaşlarını siliyordu. Daha sonra çocuklar, kapının önüne indiler oyun oynamaya. Hemen ardından sinesinde büyüttüğü yanardağı salıverdi babaanne. Daha iki ay önce otuz beş yıllık hayat arkadaşını apansız kaybetmişti.Ama biricik oğlu, dağ gibi oğlu... Her yangın küllenir amma evlat acısı ateşin başka bir evresidir. Dualar, beddualar,veryansınlar...
Yanlarından ayrılırken aczimin, varlığımdan ağır geldiğini hissettim. Varoluşçulara selam olsun, ben aciz oluşçulardanım, diyerek bindim arabama.
İstanbul pek bir gri bugün...pek bir karanlık...Eve geldim. Ev mi? İçinde kırık dökük birkaç parça eşya bulunan nemli bir giriş katı...Bütün eşyalarım, küf kokulu depolarda çürüyor ama dert değil inan! Ne bir çocuk gülüşü var artık içeride, ne annemin yaptığı taze fasulyenin kokusu...
Olsun be... Yaradan yardır...Her derdin bir sonu vardır...Şu fani dünyada iyiliğin kardır...Sonunda baki diyara uyanma vardır...Olsun...
Cok anlamli
YanıtlaSil